Genelde toplum bünyesinde ezilen, hor görülen, güçsüz bırakılmış insanlar için kullanılmış olan mustaz’af kavramı müstekbir kavramının da aynı zamanda tam zıddıdır. Ezilen, zulme uğrayan toplumlara, zulme uğradıklarını hatırlatmak, onları mustaz’af olduklarının bilincine vardırmak, İnancımızın, imanımızın gereğidir. Toplumda soyundan, renginden, maddî imkânsızlığından dolayı ezilmiş, itilmiş kakılmışları sahiplenmek ve onları horlayıp ezenlere karşı tavır almak müslümanların görev ve sorumlulukları arasındadır. Bilinmelidir ki; Müstekbirleri uyarmaktan korkan, zâlimlere itaati fitne ve fesad çıkmasın diye sürdüren, zulümlere baş eğmeyi *sabır* zanneden, görevlerini ve özellikle emri bi’l ma’rûf ve nehyi ani’l münkeri terkeden mazlumun değil de zalimin yanında duranlar onlara destek verenlerde aynı onlar gibi zalim, müstekbir, tağut, Şeytanın yolunu ve izini süren bahtsızdırlar. Mü’minler her nereden gelirse gelsin zulme başkaldırıp, zalime karşı birlik olmayı imanlarının bir yansıması, gereği olarak kabul etmişlerdir…
Tarihin hemen her döneminde İstikbarı, müstekbirliği, baskı unsurunu kullanan baskıcı Firavun düşünceli, Nemrut modelini uyğulayan toplumlar olduğu gibi bunun karşısında haksızlığa, zulme, işkenceye uğrayan mustaz’af toplumlarda olmuştur. Bir kısım müstaz’af halk toplulukları vardır ki bunlar uzun zamandan beri nesillerin değişmesiyle vahiyden uzak kalmış, uzak bırakılmış kimselerdir. Eğer kendilerine vahiy ulaşırsa, davetçiler kendilerini Allah’ın dinine davet ederlerse daveti kabul ederler, omuzlarında taşımaya başlarlar. Bunlar müstekbirler tarafından olmadık işkencelere uğratılırlar. Davalarından vazgeçmeleri için ne kadar baskı yapılırsa yapılsın tekrar küfre dönmezler. Peygamberlere ilk inananlar bunlardır. Adem aleyhiselamdan zamanımıza kadar mustaz’aflar en çok zulmü gören kesim olmuşlardır. Örneğin, müstekbirleri temsil eden Mekke müşriklerinin önde gelenleri; Suheybi Rumi, Bilali Habeşi, Selmani Farisi, Ammar bin yasir gibi güçsüzler, kimsesizler, garipler üzerinde baskı unsuru kurup aylarca eziyetlerini sürdürmüşlerdir…
Müstekbir manâ itibariyle; büyüklenen, kibirlenen, kendini üstün gören demektir. İslami ıstılahta ise müstekbir; Allah’a karşı kendini yeterli görerek isyan eden, Allah’ın hâkimiyetini reddeden, insanlara karşı kibirlenip büyüklük taslayarak onlar üzerinde zorla eğemenlik kurmaya çalışan her kim ise bunun adı’dır müstekbir. Bu husus aynı zamanda kalbi bir hastalıktır. Müstekbir büyüğü küçük görür, küçüğü ise gözünde büyüttükçe büyütür. Müstekbir hastalığına tutulan kişi kendinden başkasına sömürülecek zavallı birisi olarak bakar. Müstekbirin kalbindeki hastalık bakış açısına yansır, Hakkı batıl, batılı hak telakki eder. Yeryüzünde zulme sebep olan, arzı ifsâd eden ve mustaz’afzları, zayıfları ezen kimseler müstekbirdir ve istikbarları yüzünden taşkınlık yapar, bozgunculuktan haz alır, ya terör estirir ya da teröriste arka çıkar, yardımcı olur. Müstekbirin kendi çıkarı için yapmayacağı alçaklık yoktur. İblis, şeytan karakterine, onun uzantıları olan parasız askerlerine ne söylense yeridir. Her asırda sanki küçük dagları ben yarattım edâsıyla dünyaya meydan okuyan nemrut ve firavun benzeri bir kibir dehası toplumun en zayıf halkası olan mustaz’aflarına musallat olmuşlardır…
Kardeşlerim, dikkat edilirse müstekbirlerin psikolojik rahatsızlıkları anında gün yüzüne çıkar. Adına her ne dersek diyelim deli, manyak, megaloman, zırdeli, ruh hastası, psikolojik sorun yumağı olan bu Firavun sevdalıları ellerindeki fiili ve fiziki gücü baskı aracı olarak kullanarak mustaz’aflara zulüm yapmayı kendilerinde hak ittihaz etmektedirler. Müstekbirlerde ilahi duygu denilen mefhuma rastlanamaz. Müstekbir herkesi ve her şeyi basite alan bir yapının adamıdır. tüm müstekbirler; aşağılık birer kâfir, azgın, tâğut örnegidir. Müstekbir, sınır tanımayan bir zâlim, Günah denizinde yüzen bir fâsık ve fâcirdir. Müstekbir, Toprakları, havayı ve suyu bile kirleten, fesâdını tüm çevresine yansıtan insanlık düşmanı asalaktır. İslam dini ile müşerref olan bir mümin, güçsüz, mustaz’af konumuna gelse de kesinlikle müstekbirlerin oyuncağı olamaz. Müstekbir gibi düşünemez, müstekbir gibi hareket edemez. Mümin, öncelikle Rabbine karşı sorumludur yapacagı işi, söyleyeceği sözü ve uygulamaları kesinlikle Kur’an ve Sünneti seniyyenin ruhuna uygun olmalıdır…İbni Mace’de kayıtlı bir hadis mealen şöyledir:** Kim Allah için tevâzu gösterirse Allah onu yükseltir. Kim de kibirlenip büyüklük taslarsa Allah onu alçaltır. Kim Allah’ı çok zikreder, anarsa, Allah onu sever.** Üstünlüğün takva ile olacağına inanıyoruz, elhamdulillah…
Sermedkadir